Geçen hafta Allah'ın hitabına dayanan dinî hükümleri inceledik. Bu hafta hükmün ikinci büyük alanına, yani aklın kendi ilkeleriyle verdiği aklî hükümlere geçiyoruz. Bir şeyin olması zorunlu mu, olabilir mi, yoksa asla olamaz mı? Kelam âlimleri bu soruya vacip, mümkün ve muhal kavramlarıyla cevap vermiş; Allah'ın varlığından peygamberlerin niteliklerine, âlemin yaratılışından ahirete kadar pek çok meseleyi bu üçlü ölçüyle açıklamıştır. Haftamızı, deney ve gözleme dayanan âdî hükümler ve Allah'ın kâinata koyduğu düzen olan âdetullah ile tamamlayarak bu ünite kapsamındaki hüküm konusunu kapatacağız.
Aklî Hükmün Tanımı ve Aklın Temel İlkeleri
Geçen hafta hükmü, bir şeyi bir şeye isnat etmek ya da ondan nefyetmek olarak tanımlamış ve kaynağına göre dinî, aklî ve âdî olmak üzere üçe ayırmıştık. Aklî hüküm, aklın duyulara, tecrübeye ya da bir habere dayanmadan, yalnızca kendi zorunlu ilkelerini kullanarak verdiği hükümdür. 'Bütün, parçasından büyüktür', 'İki, birin iki katıdır', 'Bir şey aynı anda hem var hem yok olamaz' cümleleri bu türdendir. Bu hükümleri doğru bulmak için deney yapmamıza ya da birine sormamıza gerek yoktur; akıl, kavramları düşündüğü anda bu hükümlerin doğruluğunu kavrar. Bu nedenle aklî hükümler zorunlu ve evrensel kabul edilir: Her çağda, her kültürde ve her akıl sahibi için aynıdır.
Aklî hükümler, düşünmenin temel taşı olan bazı ilkelere dayanır. Özdeşlik ilkesine göre bir şey kendisiyle aynıdır (A, A'dır). Çelişmezlik ilkesine göre bir şey aynı anda ve aynı bakımdan hem var hem yok olamaz. Üçüncü hâlin imkânsızlığı ilkesine göre bir şey ya vardır ya yoktur; ikisinin dışında üçüncü bir ihtimal yoktur. Kelam âlimlerinin özellikle önem verdiği sebeplilik (illiyet) ilkesi ise sonradan var olan her şeyin onu var eden bir sebebe muhtaç olduğunu ifade eder. Kur'an-ı Kerim bu ilkeye şöyle dikkat çeker: 'Yoksa onlar hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa yaratanlar kendileri mi?' (Tûr, 35)
Aklî hükümler, akla ulaşma biçimine göre ikiye ayrılır. Düşünmeye ve delile ihtiyaç duymadan, kavramların anlaşılmasıyla hemen bilinen hükümlere bedihî (zarurî) aklî hükümler denir; 'Bütün, parçasından büyüktür' gibi. Ancak düşünme, akıl yürütme ve delil getirmeyle ulaşılan hükümlere ise nazarî aklî hükümler denir; 'Âlem sonradan var olmuştur' ya da 'Âlemin bir yaratıcısı vardır' gibi. Nazarî hükümler bedihî ilkelerden yola çıkılarak kurulur. Burada önemli bir incelik vardır: Bedihî ilkeler yanılmaz, ancak nazarî akıl yürütmede hatalı öncül ya da yanlış çıkarım bulunabilir. Kelamcıların akl-ı selîm (sağlıklı, önyargısız akıl) vurgusu bu yüzdendir.
| Akıl İlkesi | İfadesi | Kelamdaki Kullanımına Örnek |
|---|---|---|
| Özdeşlik | Bir şey kendisiyle aynıdır (A, A'dır). | Allah'ın zatı başka bir şeye dönüşmez; O, O'dur. |
| Çelişmezlik | Bir şey aynı anda ve aynı bakımdan hem var hem yok olamaz. | Allah'ın hem ezelî hem sonradan olması düşünülemez. |
| Üçüncü hâlin imkânsızlığı | Bir şey ya vardır ya yoktur; üçüncü ihtimal yoktur. | Âlem ya ezelîdir ya sonradan olmuştur; delil hangisini gösteriyorsa o kabul edilir. |
| Sebeplilik (İlliyet) | Sonradan olan her şeyin bir var edicisi vardır. | Sonradan var olan âlemin bir yaratıcısı vardır (Tûr, 35). |
Vacip: Varlığı Zorunlu Olan ve Türleri
Akıl bir şeyi düşündüğünde üç durumdan biriyle karşılaşır: Ya o şeyin yokluğunu asla kabul etmez, ya varlığını asla kabul etmez ya da hem varlığını hem yokluğunu kabul edebilir. Birinci duruma vacip, ikincisine muhal, üçüncüsüne mümkün denir. Kelam âlimleri bütün varlık ve olayları bu üç aklî hüküm çerçevesinde değerlendirmiştir. Sözlükte 'gerekli, zorunlu' anlamına gelen vacip, aklî hüküm olarak yokluğu akılca düşünülemeyen, varlığı zorunlu olan demektir.
Vacip iki kısma ayrılır. Vacib li-zâtihî, varlığı kendi zatının gereği olan, var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmayan varlıktır. Onun varlığının bir başlangıcı (kıdem) ve sonu (beka) yoktur; yokluğu düşünülemez. Bu nitelikte olan tek varlık Allah'tır; bu yüzden kelamcılar Allah'ı Vâcibü'l-vücûd (varlığı zorunlu olan) diye anar. 'O, ilk ve sondur; zâhir ve bâtındır' (Hadîd, 3) ayeti bu hakikati ifade eder. Allah'ın vücûd, kıdem, beka, vahdaniyet, muhalefetün li'l-havâdis (yaratılmışlara benzememe) ve kıyam bi-nefsihî (varlığı kendinden olma) gibi zâtî sıfatları da O'nun hakkında aklen vacip olan niteliklerdir.
Vacib li-gayrihî ise kendi başına düşünüldüğünde mümkün olan, ancak başka bir sebep ya da irade sonucunda varlığı zorunlu hâle gelen şeydir. Örneğin Allah bir varlığı yaratmayı dilediğinde o varlığın var olması artık zorunludur: 'Bir şeyi dilediği zaman O'nun emri sadece ona 'ol' demektir, o da hemen oluverir.' (Yâsîn, 82) Bu varlık zatı itibarıyla mümkündür, çünkü yokluğu da düşünülebilirdi; fakat ilahî irade onu varlığa çıkardığı için zorunlu hâle gelmiştir. Bu ayrım bize şunu öğretir: Âlemdeki hiçbir varlık kendi kendine zorunlu değildir; zorunluluğu ancak Allah'tan alır.
| Vacip Türü | Tanımı | Varlığının Kaynağı | Örnek |
|---|---|---|---|
| Vacib li-zâtihî | Yokluğu hiçbir şekilde düşünülemeyen varlık | Kendi zatı; hiçbir sebebe muhtaç değil | Allah'ın varlığı ve zâtî sıfatları |
| Vacib li-gayrihî | Zatı itibarıyla mümkün, başka bir sebeple zorunlu hâle gelen | Allah'ın iradesi ve yaratması | Allah'ın yaratmayı dilediği bir varlığın var olması |
| Aklî zorunlu önerme | Akla göre doğruluğu zorunlu olan hüküm | Aklın zorunlu ilkeleri | Bütün, parçasından büyüktür. |
Mümkün: Varlığı ve Yokluğu Eşit Olan ve İmkân Delili
Aklî hükümlerin en geniş alanı mümkün (caiz) alanıdır. Mümkün, varlığı da yokluğu da akılca düşünülebilen, ikisinden birini kendi zatı gereği zorunlu kılmayan şeydir. Senin var olman, bu sabah yağmur yağması, Ay'ın şu anki büyüklüğünde olması, bir ağacın meyve vermesi birer mümkündür; bunların hiç olmaması ya da başka türlü olması da akla aykırı değildir. Kelamcılar, Allah'ın dışındaki her şeyin, yani bütün âlemin mümkün olduğunu ve bu nedenle sonradan var olduğunu (hâdis) kabul eder. 'O'nun zatı dışında her şey yok olacaktır.' (Kasas, 88) ayeti, yaratılmışların varlığının kendilerinden olmadığını hatırlatır.
Mümkünün en önemli özelliği, varlık ile yokluk arasında bir terazi gibi eşit durmasıdır. Terazinin bir kefesinin ağır basması için dışarıdan bir etkinin gerekmesi gibi, mümkün bir şeyin yokluktan varlığa çıkması için de onu varlık tarafına ağır bastıran bir tercih ediciye (müreccih) ihtiyaç vardır. 'Tercih edici olmadan tercih muhaldir' ilkesi bu yüzden kelamda sık kullanılır. Bu düşünceden imkân delili doğar: Âlemdeki varlıklar mümkündür; her mümkün var olmak için bir sebebe muhtaçtır; bu sebepler sonsuza kadar geriye doğru gidemez (teselsül muhaldir) ve iki şey birbirinin varlık sebebi olamaz (devir muhaldir). O hâlde zinciri başlatan, kendisi hiçbir sebebe muhtaç olmayan, varlığı zorunlu bir Yaratıcı bulunmalıdır. Bu Yaratıcı, vacib li-zâtihî olan Allah'tır.
Mümkün kavramı kelamda bir başka açıdan da önem taşır: Akıl bir şeyin mümkün olduğunu bilebilir, fakat o şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini her zaman kendi başına bilemez. Örneğin öldükten sonra dirilmenin aklen mümkün olduğunu akıl kavrar; çünkü ilk defa yaratan, yeniden yaratmaya elbette kadirdir: 'Çürümüş kemikleri kim diriltecek? De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecek.' (Yâsîn, 78-79) Ancak dirilişin ne zaman ve nasıl olacağını, cennet ve cehennemin ayrıntılarını bize doğru haber, yani vahiy bildirir. İşte burada akıl ile naklin görev paylaşımı açıkça görülür: Akıl imkânı, nakil vukuu (gerçekleşmeyi) bildirir.
| İmkân Delilinin Adımı | Açıklama | Dayandığı Aklî İlke |
|---|---|---|
| 1. Öncül | Âlemdeki her varlık mümkündür; var olması da olmaması da düşünülebilir. | Mümkün tanımı |
| 2. Öncül | Her mümkün, var olmak için bir tercih ediciye (müreccih) muhtaçtır. | Tercih edici olmadan tercih muhaldir. |
| 3. Öncül | Sebepler zinciri sonsuza gidemez; iki şey birbirini var edemez. | Teselsül ve devrin imkânsızlığı |
| Sonuç | Varlığı kendinden olan, zorunlu bir Yaratıcı vardır. | Vacib li-zâtihî: Allah |
Muhal: Varlığı Düşünülemeyen ve Türleri
Sözlükte 'imkânsız, olmayacak şey' anlamına gelen muhal (mümteni), aklî hüküm olarak varlığı akılca hiçbir şekilde kabul edilemeyen şeydir. Muhal, kendi içinde çelişki barındırdığı için düşünüldüğü anda kendini çürütür. Kare bir daire, parçasından küçük bir bütün, aynı anda hem var hem yok olan bir nesne ya da iki ile ikinin toplamının beş olması muhaldir. Kelamcılar bu tür imkânsızlığa muhal li-zâtihî (zatı gereği muhal) der. Allah'ın bir ortağının bulunması da aklen muhaldir: 'Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı, ikisinin de düzeni bozulurdu.' (Enbiyâ, 22) Bu ayete dayanan akıl yürütmeye temânu' delili (birbirini engelleme delili) denir; iki mutlak irade aynı anda bulunamaz, bulunursa düzen kurulamazdı.
Bazı şeyler kendi başına düşünüldüğünde çelişki taşımaz, yani mümkündür; fakat başka bir sebep yüzünden asla gerçekleşmeyecektir. Bunlara muhal li-gayrihî (başkası sebebiyle muhal) denir. Kelamcıların klasik örneği şudur: Ebû Leheb'in iman etmesi kendi başına mümkündür; ancak Tebbet suresinde onun ateşe gireceği bildirilmiş ve Allah ezelî ilmiyle onun iman etmeyeceğini bilmiştir. Bu yüzden onun iman etmesi muhal li-gayrihîdir. Burada önemli bir incelik vardır: Allah'ın bilmesi kişiyi zorlamaz; Allah, kişinin kendi iradesiyle ne seçeceğini önceden bilir. Bilgi zorlama değil, kuşatmadır.
Bir de âdeten muhal denen bir durum vardır. Âdeten muhal, Allah'ın kâinata koyduğu olağan düzene göre gerçekleşmeyen, ancak aklen imkânsız olmayan şeydir. Ateşin yakmaması, denizin yarılması, insanın kanatsız uçması gibi. Peygamberlerin mucizeleri bu alandadır: 'Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol' (Enbiyâ, 69) ayeti, âdeten muhal görünen fakat aklen mümkün olan bir olayı anlatır. Bu ayrım önemli bir soruya da cevap verir: 'Allah her şeye kadir ise kendisinden daha güçlü bir varlık yaratabilir mi?' Kelamcılara göre Allah'ın kudreti mümkünlere taalluk eder (yönelir); muhal li-zâtihî ise gerçek bir 'şey' değil, çelişik bir sözdür. Bu tür soruların cevapsız kalması kudretin eksikliğini değil, sorunun kendi içinde tutarsız olduğunu gösterir.
| Muhal Türü | Tanımı | Aklen Mümkün mü? | Örnek |
|---|---|---|---|
| Muhal li-zâtihî | Kendi içinde çelişki taşıyan, hiçbir şekilde var olamayan | Hayır | Kare daire; Allah'ın ortağının olması |
| Muhal li-gayrihî | Zatı itibarıyla mümkün, Allah'ın ilmi ve iradesi gereği gerçekleşmeyecek olan | Evet (zatı itibarıyla) | Ebû Leheb'in iman etmesi |
| Âdeten muhal | Olağan düzene aykırı, ancak aklen çelişki taşımayan | Evet | Ateşin İbrahim'i yakmaması (mucize) |
Aklî Hükümlerin Kelami Meselelere Uygulanması: Allah, Peygamberlik ve Âlem
Kelam âlimleri vacip, mümkün ve muhal kavramlarını soyut bir düşünce oyunu olarak değil, inanç esaslarını açık ve tutarlı biçimde anlatmanın aracı olarak kullanmıştır. Allah hakkında vacip olan, O'nun yüceliğine yakışan ve yokluğu düşünülemeyen niteliklerdir: varlık, birlik, ezelîlik, ebedîlik, hayat, ilim, irade, kudret gibi. Bunların zıtları olan yokluk, ortaklık, sonradan olma, ölüm, bilgisizlik ve acizlik ise Allah hakkında muhaldir. 'O doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey O'na denk değildir.' (İhlâs, 3-4) ve 'O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.' (Şûrâ, 11) ayetleri bu muhal nitelikleri kesin biçimde reddeder. Allah hakkında caiz olan ise O'nun dilediğini yapıp dilemediğini yapmamasıdır: Bir varlığı yaratmak ya da yaratmamak, peygamber göndermek, rızık vermek O'nun dilemesine bağlıdır. Ehl-i sünnete göre peygamber göndermek Allah'ın bir lütfudur; Mu'tezile'nin bir kısmı ise kullar için en iyisini (aslah) yapmayı O'nun adaletinin gereği saymıştır.
Aynı ölçü peygamberler hakkında da uygulanır. Doğruluk (sıdk), güvenilirlik (emanet), vahyi eksiksiz iletme (tebliğ), üstün akıl ve kavrayış (fetanet) ve günahtan korunmuşluk (ismet) peygamberler için vacip sıfatlardır; çünkü bunlar olmadan peygamberliğin amacı gerçekleşmez. Bunların zıtları olan yalan, hıyanet, vahyi gizleme, ahmaklık ve günah işleme peygamberler için muhaldir. Yemek, içmek, uyumak, evlenmek, hastalanmak, yorulmak gibi insani durumlar ise peygamberler hakkında caizdir: 'Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi.' (Furkân, 20) Bu ayrım, peygamberi ilahlaştırmanın da sıradan bir insan gibi görüp mesajını küçümsemenin de yanlış olduğunu gösterir.
Âlem ve ahiret konusunda da aklî hükümler yol gösterir. Âlem mümkün ve sonradan olmuştur; bu yüzden bir yaratıcıya muhtaçtır. Ahiret aklen mümkündür; Allah'ın kudreti ve adaleti dikkate alındığında akıl onun varlığını beklenir bulur, gerçekleşeceğini ise vahiy kesin olarak bildirir. Bütün bu uygulamaların arkasında sahih nakil ile selim aklın çelişmezliği ilkesi vardır: Sahih nakil hiçbir zaman aklen muhal olanı bildirmez; akıl da vahyin bildirdiği mümkünleri reddetmek için bir gerekçe bulamaz. 13. haftada gördüğümüz gibi, bir ayetin zahiri aklen muhal bir anlam ima ediyorsa (Allah'a el, yüz gibi organ yükleme gibi) âlimler bu ifadeyi Arap dilinin imkânları içinde te'vil etmiş ya da anlamını Allah'a bırakmıştır (tefviz).
| Konu | Vacip Olan | Caiz (Mümkün) Olan | Muhal Olan |
|---|---|---|---|
| Allah | Varlık, birlik, kıdem, beka, ilim, kudret, irade | Yaratmak veya yaratmamak, peygamber göndermek | Yokluk, ortak, benzer, acizlik, bilgisizlik |
| Peygamberler | Sıdk, emanet, tebliğ, fetanet, ismet | Yemek, uyumak, evlenmek, hastalanmak | Yalan, hıyanet, vahyi gizleme, günah |
| Âlem | (Kendinden vacip hiçbir şey yok) | Var olması, değişmesi, yok olması | Kendi kendini yaratması, ezelî olması |
| Ahiret | Gerçekleşmesi naklen kesin | Aklen: Yeniden diriliş mümkün | İlk yaratanın yeniden yaratmaktan aciz olması |
Âdî Hükümler: Deney, Gözlem, Tecrübe ve Âdetullah
Hükmün üçüncü türü olan âdî (tecrübî) hükümler, tekrar tekrar yaşanan olayların gözlenmesi ve denenmesiyle elde edilir. 'Su ısıtılınca kaynar', 'Tohum uygun toprak ve suyla buluşunca filizlenir', 'Demir nemli ortamda paslanır' cümleleri birer âdî hükümdür. Bu hükümlere ulaşmada gözlem (olayı dikkatle izleme), deney (koşulları kontrol ederek olayı yeniden oluşturma), tecrübe (uzun süreli yaşantı birikimi) ve görsel veriler (mikroskop ve teleskop görüntüleri, uydu fotoğrafları, grafikler, ölçüm tabloları) önemli rol oynar. Bugünkü bilimsel yöntem de büyük ölçüde bu yolla işler: Gözlem bir soru doğurur, soru bir varsayıma dönüşür, varsayım deneyle sınanır ve sonuç tekrarlandıkça güvenilir bir genellemeye ulaşılır.
Kur'an-ı Kerim insanı kâinatı gözlemlemeye defalarca davet eder: 'Bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına?' (Ğâşiye, 17-20) ve 'Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.' (Âl-i İmrân, 190) Kelamcılar gözlenen bu düzenli işleyişi âdetullah ya da sünnetullah (Allah'ın kâinatta koyduğu yasa) olarak adlandırır: 'Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.' (Fâtır, 43) Âdetullahın sağlamlığı sayesinde insan tarım yapabilir, ilaç geliştirebilir, köprü kurabilir; yani dünya hayatını düzenleyebilir.
Âdî hükümlerin kesinliği nedir? Kelamcılara göre bu hükümler güvenilirdir ama aklî hükümler gibi mutlak zorunlu değildir; aklen mümkün alanına girer. Gazali'nin ünlü örneğinde ateş ile pamuğun yanması arasındaki bağ, Allah'ın âdetine dayanır; ateşin pamuğu yakmaması akla aykırı değildir. Mâtürîdîler ise Allah'ın eşyaya belli özellikler (tabiat) verdiğini, bu özelliklerin de O'nun yaratmasıyla etkisini gösterdiğini vurgular. Her iki yaklaşımda da sonuç aynıdır: Sebepler gerçek ve işlevseldir, ancak asıl yaratıcı Allah'tır. Ayrıca âdî hükümler koşullara bağlıdır: Su deniz seviyesinde yaklaşık 100 °C'de kaynarken yüksek bir dağda daha düşük sıcaklıkta kaynar. Bu nedenle bilimsel bilgi yeni gözlemlerle gelişir ve düzeltilir. Mucize ise âdetullahın Allah'ın izniyle bir peygamberin elinde aşılmasıdır; akıl onu mümkün görür, nakil gerçekleştiğini bildirir. Böylece vahiy, akıl ve tecrübe birbirini tamamlayan üç bilgi yolu olarak bütünleşir.
| Ölçüt | Dinî Hüküm | Aklî Hüküm | Âdî Hüküm |
|---|---|---|---|
| Kaynak | Vahiy (Kur'an ve sünnet) | Aklın zorunlu ilkeleri | Deney, gözlem, tecrübe, görsel veri |
| Konu | Mükellefin fiilleri ve inanç esasları | Varlığın vacip, mümkün, muhal oluşu | Kâinattaki olayların işleyişi |
| Kesinlik | Delile göre kat'î ya da zannî | Zorunlu ve evrensel | Güvenilir ama koşullara bağlı |
| Örnek | Namaz farzdır. | Bütün, parçasından büyüktür. | Su ısıtılınca kaynar. |
| Aşılması | Ruhsat hükümleriyle kolaylık | Asla aşılamaz | Mucizede Allah'ın izniyle aşılabilir |
Örnekler
Örnek 1Aşağıdaki önermeleri aklî hüküm açısından vacip, mümkün veya muhal olarak sınıflandırınız ve gerekçesini yazınız: a) Allah vardır. b) Yarın İstanbul'a kar yağacak. c) Bir üçgenin dört kenarı vardır. d) Dünya hiç yaratılmamış olabilirdi.
Cevabı göster
1. adım: Her önermede aklın sorusunu soralım: Bunun yokluğu düşünülebilir mi, varlığı düşünülebilir mi? 2. adım: a) Allah'ın varlığı kendi zatındandır, yokluğu düşünülemez; bu yüzden vacib li-zâtihîdir. 3. adım: b) Yarın kar yağması da yağmaması da akla aykırı değildir; mümkündür. Gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini akıl değil, gözlem ve zaman gösterecektir. 4. adım: c) Üçgen tanımı gereği üç kenarlıdır; dört kenarlı üçgen kendi içinde çelişkidir. Bu önerme muhal li-zâtihîdir. 5. adım: d) Dünya'nın var olması da olmaması da düşünülebilir; varlığı kendinden değildir. Dünya mümkün bir varlıktır ve var olması bir yaratıcının tercihine bağlıdır.
Örnek 2İmkân delilini öncülleri ve sonucuyla adım adım kurunuz; teselsül ve devrin neden muhal sayıldığını açıklayınız.
Cevabı göster
1. adım (Birinci öncül): Âlemdeki her varlık mümkündür; çünkü varlığı da yokluğu da düşünülebilir, değişir ve sonradan ortaya çıkar. 2. adım (İkinci öncül): Mümkün, varlık ile yokluk arasında eşit durur; var olması için onu varlık tarafına ağır bastıran bir müreccih gerekir. Tercih edici olmadan tercih muhaldir. 3. adım (Teselsül): Eğer her mümkünün sebebi yine bir mümkün olsa ve bu zincir sonsuza kadar geriye gitse, zincirin hiçbir halkası varlığını kendinden almadığı için hiçbir şey fiilen var olamazdı. Oysa varlıklar mevcuttur; o hâlde sonsuz geriye gidiş muhaldir. 4. adım (Devir): A'nın B'yi, B'nin de A'yı var etmesi, A'nın kendisini var etmeden önce var olmasını gerektirir; bu çelişkidir, dolayısıyla devir de muhaldir. 5. adım (Sonuç): Mümkünler zinciri, varlığı kendinden olan ve hiçbir sebebe muhtaç olmayan bir varlıkta son bulmalıdır. Bu varlık vacib li-zâtihî olan Allah'tır. Kur'an'daki 'Yoksa onlar hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa yaratanlar kendileri mi?' (Tûr, 35) sorusu bu akıl yürütmenin özünü yansıtır.
Örnek 3Bir arkadaşınız şöyle soruyor: 'Allah her şeye gücü yetiyorsa kendisinden daha güçlü bir varlık yaratabilir mi? Yaratamazsa her şeye gücü yetmiyor demektir.' Bu soruyu aklî hükümler açısından değerlendiriniz.
Cevabı göster
1. adım: Sorudaki kavramı çözümleyelim: 'Allah'tan daha güçlü bir varlık', yaratılmış (yani sonradan olan, mümkün) ama aynı zamanda yaratıcısından üstün (yani vacip ve mutlak) bir varlık demektir. 2. adım: Bir şeyin aynı anda hem yaratılmış hem yaratılmamış, hem muhtaç hem muhtaç olmayan olması çelişmezlik ilkesine aykırıdır. Bu yüzden bu ifade muhal li-zâtihîdir. 3. adım: Kelamcılara göre Allah'ın kudreti mümkünlere taalluk eder. Muhal li-zâtihî ise gerçek bir 'şey' değil, kelimelerin çelişik biçimde yan yana getirilmesidir. 4. adım: Sonuç: 'Allah muhali yaratmaz' demek kudretinde bir eksiklik bildirmez; tıpkı 'kare daire çizilemez' demenin geometrinin bir kusuru olmaması gibi. Soru, kendi içinde tutarsız olduğu için kudreti sorgulamaya yetmez.
Örnek 4'Allah'ın varlığı vaciptir.' ve 'Vitir namazı vaciptir.' cümlelerindeki vacip kavramlarını karşılaştırınız.
Cevabı göster
1. adım: İlk cümlede vacip bir aklî hükümdür. Allah'ın varlığının yokluğu düşünülemez; varlığı kendi zatındandır (vacib li-zâtihî). Burada niteleme varlığın durumuna yöneliktir. 2. adım: İkinci cümlede vacip bir dinî (teklîfî) hükümdür. Hanefi usulüne göre vitir namazı mükelleften kesin olarak istenir, ancak delili zannîdir. Burada niteleme mükellefin fiiline yöneliktir. 3. adım: Kaynak farkı: Birincisinin dayanağı aklın zorunlu ilkeleri ve imkân delili, ikincisinin dayanağı nakil ve içtihattır. 4. adım: Sonuç farkı: Aklî vacibin zıttı muhaldir (Allah'ın yokluğu düşünülemez); fıkhî vacibin terki ise mümkündür ama günahtır, inkârı da küfre götürmez. 5. adım: Böylece aynı kelimenin farklı bilgi alanlarında farklı anlamlar taşıdığı görülür; kavramlar bağlamına göre okunmalıdır.
Örnek 5Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması olayını (Enbiyâ, 69) aklî ve âdî hükümler açısından değerlendiriniz. Bu olay akla aykırı mıdır?
Cevabı göster
1. adım: 'Ateş yakar' hükmü, tekrarlanan gözlem ve tecrübeye dayanan bir âdî hükümdür; Allah'ın koyduğu âdetullaha dayanır. 2. adım: Âdî hükümler aklen zorunlu değildir; ateşin bir defa yakmaması kendi içinde çelişki taşımaz. Bu nedenle olay aklen mümkündür. 3. adım: Olay olağan düzene aykırı olduğu için âdeten muhal (harikulade) görünür. Ateşe yakma özelliğini veren Allah, dilediğinde bu etkiyi durdurabilir: 'Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol.' 4. adım: Olayın gerçekleştiğini akıl kendi başına bilemez; bunu sahih nakil, yani Kur'an bildirir. 5. adım: Sonuç: Olay akla değil, alışılmış düzene aykırıdır. Akıl imkânını, nakil vukuunu bildirir; bu da sahih nakil ile selim aklın çelişmediğinin bir örneğidir.
Örnek 6'Su 100 °C'de kaynar.' hükmünü kaynağı, ulaşma yolu ve kesinlik derecesi açısından değerlendiriniz. Bu hüküm 'Bütün, parçasından büyüktür.' hükmüyle aynı kesinlikte midir?
Cevabı göster
1. adım (Kaynak): Bu hüküm tekrarlanan deney, gözlem ve ölçümlere dayanır; bu yüzden âdî (tecrübî) hükümdür. 2. adım (Ulaşma yolu): Suyun ısıtılması gözlenmiş, termometreyle sıcaklık ölçülmüş, deney farklı yerlerde tekrarlanmış ve sonuçlar tablo ve grafiklerle kayıt altına alınmıştır. 3. adım (Koşula bağlılık): Ölçümler, suyun deniz seviyesinde yaklaşık 100 °C'de kaynadığını, yüksek dağlarda ise basınç düştüğü için daha düşük sıcaklıkta kaynadığını göstermiştir. Yani hüküm koşullara bağlıdır ve daha doğru biçimde 'Saf su deniz seviyesinde yaklaşık 100 °C'de kaynar' şeklinde ifade edilir. 4. adım (Karşılaştırma): 'Bütün, parçasından büyüktür' ise bedihî aklî hükümdür; hiçbir koşulda değişmez, deneye ihtiyaç duymaz. 5. adım (Sonuç): Âdî hüküm güvenilirdir ve hayatımızı düzenler; ancak aklî hüküm gibi mutlak zorunlu değildir, yeni verilerle daha da netleşebilir.
Kavram Kartları
1 / 8
Karta dokunarak arka yüzündeki açıklamayı görün; yön tuşlarıyla kartlar arasında geçiş yapın.
Etkinlikler
Soruları çözün; her cevaptan sonra doğru mu yanlış mı olduğunu hemen göreceksiniz.
1Varlığı kendi zatından olan, var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmayan ve yokluğu akılca düşünülemeyen varlık için aşağıdaki kavramlardan hangisi kullanılır?
Yokluğu düşünülemeyen ve varlığı kendinden olan varlığa vacib li-zâtihî denir; bu nitelikteki tek varlık Allah'tır. Mümkünün yokluğu düşünülebilir; muhalin ise varlığı düşünülemez.
2Aşağıdakilerden hangisi aklen mümkün olan bir durumdur?
Dünya mümkün bir varlıktır; var olması da olmaması da düşünülebilir. Diğer seçenekler kendi içinde çelişki taşıdığı için muhal li-zâtihîdir; Allah'ın ortağının olması ayrıca temânu' deliliyle de reddedilir (Enbiyâ, 22).
3Hz. İbrahim'in ateşe atıldığı hâlde yanmaması (Enbiyâ, 69) aklî hükümler açısından nasıl nitelendirilir?
Ateşin yakması âdî bir hükümdür; bir kez yakmaması kendi içinde çelişki taşımaz. Bu yüzden olay âdeten olağanüstü, aklen mümkündür; gerçekleştiğini ise nakil bildirir.
4Aşağıdakilerden hangisi peygamberler hakkında aklen caiz olan durumlardandır?
Yemek, uyumak, hastalanmak gibi insani durumlar peygamberler için caizdir (Furkân, 20). Vahyi gizleme, yalan ve hıyanet ise tebliğ, sıdk ve emanet sıfatlarının zıtları olduğu için muhaldir.
5Aşağıdaki ifadelerin doğru mu yanlış mı olduğunu belirleyiniz.
- Mümkün bir şeyin var olabilmesi için onu varlık tarafına ağır bastıran bir tercih ediciye (müreccih) ihtiyaç vardır.
Mümkünün varlığı ve yokluğu eşittir; tercih edici olmadan tercih muhaldir. İmkân delili bu ilkeye dayanır.
- Aklî vacip ile Hanefi fıkhındaki vacip aynı anlama gelir.
Aklî vacip yokluğu düşünülemeyen varlığı, fıkhî vacip ise zannî delille kesin istenen fiili ifade eder; biri varlığı, diğeri mükellefin fiilini niteler.
- Allah'ın kudreti mümkünlere taalluk eder; muhal li-zâtihînin yaratılmaması kudrette bir eksiklik sayılmaz.
Muhal li-zâtihî kendi içinde çelişik olduğundan gerçek bir şey değildir; kudretin ona yönelmemesi eksiklik değil, mantıki bir zorunluluktur.
- Âdî hükümler, aklî hükümler gibi hiçbir koşulda değişmeyen mutlak zorunlu hükümlerdir.
Âdî hükümler güvenilirdir ama koşullara bağlıdır ve aklen zorunlu değildir; mucize bu düzenin Allah'ın izniyle aşılmasıdır.
- Akıl öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğunu kavrayabilir; dirilişin gerçekleşeceğini ve ayrıntılarını ise vahiy bildirir.
Akıl imkânı, nakil vukuu bildirir; Yâsîn 78-79. ayetler de ilk yaratanın yeniden yaratmaya kadir olduğunu vurgular.
- Mümkün bir şeyin var olabilmesi için onu varlık tarafına ağır bastıran bir tercih ediciye (müreccih) ihtiyaç vardır.
6Aşağıdaki aklî hüküm kavramlarını doğru açıklamalarıyla eşleştiriniz.
Soldan bir öğeye, sonra sağdaki eşine dokunun.
7Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun kavramlarla tamamlayınız.
- Varlığı da yokluğu da akılca düşünülebilen şeye denir.
- Kare daire gibi kendi içinde çelişki taşıyan ve varlığı düşünülemeyen şeye denir.
- Mümkün bir şeyi yokluktan varlık tarafına ağır bastıran tercih ediciye denir.
- Allah'ın kâinata koyduğu ve deney ile gözlemle bilinen değişmez düzene denir.
- Sebeplerin bir ilk sebebe dayanmadan sonsuza kadar geriye gitmesine denir ve bu durum aklen muhaldir.
Önce bütün boşlukları doldurun.
8Bir kelam sınıfında öğrenciler aşağıdaki dört önermeyi inceliyor: (a) Allah birdir. (b) Öldükten sonra dirilme gerçekleşecektir. (c) Tohum uygun toprak ve suyla buluşunca filizlenir. (d) Allah'ın bir eşi ve çocuğu vardır. Bu önermeleri 1) hükmün kaynağına göre (dinî, aklî, âdî), 2) aklî açıdan (vacip, mümkün, muhal), 3) akıl, nakil ve tecrübe ilişkisi açısından adım adım değerlendiriniz.
1. ipucu: 1. adım: Her önermenin bilgisine hangi yolla ulaşıldığını belirleyin: aklın zorunlu ilkeleri mi, vahiy mi, deney ve gözlem mi? Bazı önermelerin birden fazla kaynağı olabilir.
2. ipucu: 2. adım: Her önerme için 'Yokluğu düşünülebilir mi?' ve 'Varlığı düşünülebilir mi?' sorularını sorarak vacip, mümkün ya da muhal olduğunu bulun.
3. ipucu: 3. adım: Aklın imkânı, naklin vukuu bildirdiğini; tecrübenin ise âdetullahı gösterdiğini dikkate alarak sahih nakil ile selim aklın çelişmezliğini her önermede gösterin.
Cevap: 1) Hükmün kaynağı: (a) 'Allah birdir' hem aklî delillerle (temânu' delili) hem de naklî delillerle (İhlâs, 1) sabittir; hem aklî hem dinî itikadi bir hükümdür. (b) Dirilişin gerçekleşeceği bilgisi vahye dayanır; dinî (itikadi) bir hükümdür. (c) Tohumun filizlenmesi gözlem ve deneyle bilinir; âdî (tecrübî) bir hükümdür. (d) Bu önerme hem aklın hem naklin reddettiği yanlış bir iddiadır (İhlâs, 3; Şûrâ, 11). 2) Aklî açıdan: (a) Allah'ın birliği vaciptir; zıttı olan ortaklık muhaldir. (b) Diriliş aklen mümkündür; ilk defa yaratan yeniden yaratmaya kadirdir (Yâsîn, 78-79), gerçekleşmesi ise nakille kesinleşmiştir. (c) Filizlenme mümkündür; varlığı da yokluğu da düşünülebilir, Allah'ın koyduğu düzen gereği düzenli olarak gerçekleşir. (d) Eş ve çocuk sahibi olmak sonradan olma, ihtiyaç ve benzerlik gerektirir; bunlar vacib li-zâtihî olan Allah için muhaldir. 3) İlişki: (a) ve (d)'de akıl ile nakil aynı sonuca ulaşır; biri vacibi doğrular, diğeri muhali reddeder. (b)'de akıl dirilişin imkânını, nakil vukuunu bildirir. (c)'de deney ve gözlem âdetullahı ortaya koyar ve Kur'an'ın 'bakmıyorlar mı?' çağrısıyla örtüşür. Böylece dört önermede de sahih nakil, selim akıl ve tecrübenin çelişmediği, aksine birbirini tamamladığı görülür.
Kısaca
- Aklî hüküm: Aklın, duyu tecrübesine ya da habere dayanmadan kendi zorunlu ilkeleriyle bir şeyi bir şeye isnat etmesi veya ondan nefyetmesidir; özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü hâlin imkânsızlığı ve sebeplilik bu ilkelerin başında gelir.
- Vacip: Aklın yokluğunu kabul etmediği, varlığı zorunlu olandır; varlığı kendinden olan vacib li-zâtihî yalnızca Allah'tır, bir sebep ya da irade sonucunda zorunlu hâle gelen ise vacib li-gayrihîdir.
- Mümkün: Varlığı da yokluğu da aklen eşit olandır; âlemdeki her şey mümkündür ve var olmak için bir tercih ediciye (müreccih) muhtaçtır; bu düşünce imkân delilinin temelidir.
- Muhal: Aklın varlığını hiçbir şekilde kabul etmediği, kendi içinde çelişki taşıyandır; muhal li-zâtihî, muhal li-gayrihî ve âdeten muhal ayrımı mucize gibi meselelerin doğru anlaşılmasını sağlar.
- Kelamda uygulama: Allah ve peygamberler hakkında vacip, caiz ve muhal olan nitelikler bu ölçüyle belirlenir; sahih nakil aklen muhal olanı bildirmez, akıl ise mümkün olanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini ancak doğru haberle öğrenir.
- Âdî hüküm: Tekrarlanan deney, gözlem ve görsel verilerle elde edilen hükümlerdir; Allah'ın koyduğu düzene (âdetullah) dayanır, güvenilirdir fakat aklî hükümler gibi mutlak zorunlu değildir.